bir yaşı daha devireceğim şu günlerde, ister istemez, muhasebe duygusu düşmüyor yakamdan.
yıllandıkça, şaraptan çok, şaşkın ördeğe benziyorum ben.
evdeyken, gökyüzünü görmek için iki seçeneğim var;
ya kafamı pencereden dışarı çıkarıp yukarı bakıcam
ya da, karşıdaki, koca aynalı camları olan binadan, bulutlara bakıp kendimi kandırıcam.
bulutlardan şekil yapma keyfimizi de aldılar elimizden.
yaşanabilir bir yer arıyorum.
deliciousdays‘in başlatmış olduğu, the cook next door adınki mim’i, türk blogger’lar arasında başlatan dilek‘ten itibaren, hatice‘yi, yeşil‘i ve devletşah‘ı keyifle okudum. mim’in bana geleceği aklımın ucundan bile
geçmemişti. devletşah, topu yemek bloglarının dışına attığını söylemiş. buyrun bakalım;
İlk mutfak maceran neydi? Neler hatırlıyorsun?
aslında mutfakla ilgili, çocukluğumdan kalan pek bir şey yok aklımda. yalnız, daha 5-6 yaşlarında, alt komşunun kızıyla, büyüyünce annelermize pasta, börek, çay yapıp, onları misafir etme hayallerimizi hatırlıyorum.
bir de, sözde kahve yapıp, yeni alınan kahve takımlarıyla onları aile fertlerine etmemi :) gerçekten içiyor gibi yapmaları lazımmış, yoksa beni kandırıyorlar diye kabul etmezmişim, annem öyle diyor :)
Yemek yapma stilini en çok etkileyen kimdi?
“bir stilim var” demek için daha erken, ve o kadar sık yemek yapmıyorum. ama muhakkak en çok annemden etkilenmişimdir. senelerce mutfakta anneyi izleyince, ister istemez onun gibi yemek yapıyor insan. bunun dışında, yemek yapmamda, üniversite’nin 1,5 senesini arkadaşlarla tutulmuş bir evde geçirmenin de büyük etkisi olduğunu düşünüyorum. başkalarını görmek, yalnız kalmak değiştiriyor insanı. bundan dolayı ki, artık annemle eskisi kadar uyuşmuyor fikirlerimiz. anlaşılacağı üzere yemek yapma konusunda kısa bir geçmişe sahibim, bu sürede hatice‘den de çok şey öğrendim. bu vesileyle teşekkür ediyorum kendisine.
Yemeğe ve yemek dünyasına olan ilgini kanıtlayan bir resmin var mı? Bize
göstermek ister misin?
yemek yerken çekilmiş fotoğraf var da, yaparken çekilmiş bulamadım hiç. hemen çekileyim bir tane. :)
idareten bunu koydum.
Mutfakta kendisine karşı fobin olan birsey var mı? Yaparken seni/avuçlarını terleten bir yemek mesela?
çok fazla yemek yapmadığımdan, zor yemekleri yapmak bana düşmüyor. ama basit bir şey yapsam bile, eğer misafir için yapıyorsam, işte o zaman biraz telaşlanıyorum. bir de ölçüleri ‘göz kararı’ olan tarifler korkutuyor beni.
itiraf ediyorum; yemeklere tuz koymaktan da korkuyorum. “ya fazla kaçarsa” demekten alamıyorum kendimi. bunun sonucunda yaptığım yemeklerin tuzu hep eksik oluyor.
Mutfakta hangi yardımcını vazgeçilmez buluyorsun? Alıpta cok gereksiz bulduğun nedir mutfakta?
kesinlikle mikser. vazgeçilmez değil ama, cam kapları kullanmaya bayılıyorum; borcamlar, çeşitli boyda kaseler, vs.
mutfak için gereken alışverişi ben yapmıyorum. ama gereksiz gördüğüm bir alet olmadı şimdiye kadar.
Bir kaç garip belki de komik yemek ceşidi söyle, senin cok sevdiğin ama senden başka kimsenin sevmeyeceğini düşündüğün bir yemek.
hatırlayamadım ama, lisede falan kesin vardır öyle şeyler. bi de, yoğurdun içine çeşitli baharatlar koyup yemeği severim. bu da çok tuhaf olmasa gerek.
Hangi 3 malzemeden veya yemekten vazgeçemezsin?
ben de devletşah gibi, zeytinyağı, tavuk-et ve patatesli yemeklerde kekik diyeceğim. patatesin her türü, pilav, yoğurt, çikolata, çikolata, çikolata.
bir zamanlar koladan vazgeçemezdim. gecenin 1′inde babamı sokak sokak kola arattığım geldi aklıma. sonra senelerce ağzıma koymadım. şimdi orta yolu buldum galiba :)
En çok sevdiğin dondurma ceşidi…
bol çikolata sosu olduktan sonra hepsi makbuldür. :)
Asla yemeği düşünmediğin şey…
midye, suşi. mümkünse kuru fasulye, üç sene öncesine kadar enginar ve kereviz. bir de hindistan cevizliler.
Özel bir yemeğin/ spesiyalin var mı?
belki bir gün.. :)
Seni sobeleyen/ebeleyen aşçı:
Sobelediğin/Ebelediğin 3 aşçı:
cevaplarını en çok merak ettiklerim sothyz ve simiole. ilginç şeyler çıkacak gibi geliyor. ve bir de, dharma‘yı ve la panse‘yi sobeliyorum.
ps: simiole uzun süredir yok, muhtemelen cevap veremeyecektir.
annemin takip ettiği yegâne dizi olan aliye’nin, sezon sonuna doğru rastladığım bir bölümünde; kocasının yasaklarını tepki vermeden kabullenen aliye, yatak odasında hapis-inziva türü bir hayata yelken açmıştı. kimseyle görüştürülmeyen, kendi kendine düşüncelere dalan kahramanımız, kaynanasının odaya getirdiği yemeği eliyle itip, “yeteeer” şeklinde semâyı inleterek, kendini sokaklara vuruyordu.
diyeceğim o ki;
kendini her zorluğa göğüs gerecek kudrette görse de insan, suskunluğun, herşeyi olduğu gibi kabullenmenin, kendinden geçmenin de bir sınırı olduğunu anlıyor zamanla.
itinâyla sabredilir.
dışının taş ve camdan oluşuyla post-modern bir hava estiren, içinin klimalı ve klimasız her haliyle, “dışı seni yakar, içi beni” dememe sebebiyet veren bina düşleyin;
pencere olmadığı gibi, havalandırmanın da çalışmaması üzerine, kışın hava almak için her daim kapıyı açık tutmanız gereken ve yazın, klimaların ayarı olmadığından, öğrencileri dondurarak, telef olmaları düşünülerek hazırlanmış olduğu kanısına vardığım, ve bu sebepten, dışarıdan sıcak hava gelmesi için kapıların açık bırakıldığı derslikler.
seviyorum seni ey okul!
hafta sonu, kitap-not tasnifi ve nezleyle geçti.
ismi hatrımda kalmamış, okunacak ve kaçılacak bir sürü kitap çıktı karşıma.
bunlardan biri de brand it like beckham. beckham ve futbol‘un olduğu bir kitabı okumak yapacağım en son işlerden biriyken, mecburiyetin insanlara neler yaptırmış olduğunu da gördüm bu vesileyle. 
her neyse, adından da anlaşılacağı üzere kitap beckham’ın markalaşma sürecini ve bu markanın hangi dâhiyâne şekillerle korunduğunu anlatıyor. yazar andy milligan, bir kitap çıkaracağına, uzunca bir makale yazsaymış, daha iyi olurmuş demekten kendimi alamadım. kitap on chapter’dan oluşuyor, her birinin sonunda özet niteliğinde ‘goldenball’lar verilmiş. (200 küsür sayfalık kitapta, bu goldenball’ların bir sayfa tuttuğunu söylemeden edemeyeceğim.)
beckham hayranları, beckham’ın man und‘a imza atmasının sebebini, pepsi reklamlarında oynamasının önemini, viktoria‘yla evliliğinin arka planını, brooklyn ve romeo isimlerinin nereden geldiğini, beckham’ın ne kadar fedakar ve şafkatli bir baba olduğunu öğrenmek isteyenler varsa buyursun, okusun.
(ayrıca, kağıdın kaçıncı hamurdan olduğunu bilmiyorum ama, ofsetten bile kötüydü. verdiğim paraya acıdım.)
okumayı heyecanla beklediği tek başlık ise, ‘the turkey penalty‘ idi. zaten reklamcılık hevesim de bu başlıkla bitti.
(reklamcılık hakkında şurada kitap bulunabilir.)