Posted on April 22nd, 2006 @ 10:17 pm

çaycı mevlüt abinin “sen şekersiz içiyordun di mi yeğenim” deyip çay kaşığını ve bardağın yanındaki şekerleri geri almasını her şeyin yoluna girmeye başladığının bi işareti sandım, biraz daha çalışıp erken çıktım şirketten.
gülhane’deki çocuk şenliğini merak ettim safiyâne. meğer yanında 15 yaşından küçük çocuğu olmayanları almıyorlarmış, fırlattığım “ama ben zaten çocuğum” bakışını göremedi bakan gözler.
ben de sultanahmet’e doğrulttum yolumu, kendime haşlanmış mısır ısmarlayıp lâlelerle fotoğraf çektirenleri izledim. her kinestetik gibi parmaklarımı onların yapraklarında gezdirmek, dokunmak istedim ancak son günlerde ayıla bayıla dinlenen, tahammüllerimi zorlayan ’sarı lâleler’in lâlelere olan muhabbetimi zedelemediğini hissetmem kâfi geldi.
çemberlitaş’ta gelen tramvayın tipini beğenmeyip, diğerini beklemesem belki de vaktiyle ne “büyüyünce vatman olmak istiyorum” dediğimi hatırlayacak, ne de diğer tramvayda ebadı yaklaşık iki katım olan teyze beni ezdiğinde dönüp kendisine bakınca “terbiyesiz, cahil” gibi bi’şeyler gevelediğinde tebessüm edip yaban ördeğini okumaya devam edecektim.

görüyorsun ya henrik, hayat onu yaşadıkça güzelleşiyor; biz hâlâ uğraşalım peer gynt senin hedda gabler benim deyu.


15 Comments
bq

Posted on April 18th, 2006 @ 1:30 am

sınav öncesi 4-5 saatine girdiğim bi dersten sınıfın gayet iyi notlarından birine mazhar olduğumu öğrenip, odasına yalnız başıma girmeye korktuğum hocadan “bak bu sorudan tam puan alan pek yoktu, iyi yapmışsın” gibi laflar işitince gaza geldim ve biraz da utanmanın etskisiyle verdiği ödevi yapmaya koyuldum. bugün berbat bi sınavdan çıkmış olmam geçen hafta verilen ödevi yapmaktan alıkoymadı yani, öyle böyle değil sevincim.
bi ara masanın başından kalkmıştım, geldiğimde süpersonik anneminin kulaklarına kocaman kulaklıklarımı geçirip bi yandan kitaplarıma bakınırken buldum. işte evladını anlamaya çalışan veli örneği ;)
şaka bi yana vardır annemin böyle ilginçlikleri, durur durur beklenmedik bi anda acayip bi espiri yapar, sokağın ortasında kahkaha atmamak için zor tutarsınız kendinizi. yani ben tutarım.

olmayan konu bütünlüğünü toparlayacak olursam; o berbat geçen sınavın bir de ödevi, o ödevin de sunumu var. bundan daha da kötüsü tüm bunları melis adında bi kızla yapacak olmam.
aslında adını düşümediğimde tatlı bi kız olduğunu bile söyleyebilirim, gel gör ki şimdiye kadar hayatımda tanıdığım melis ismindeki tek canlı bir kedi olduğundan kıza pek yaklaşamıyorum. telefona bile tiyatro.melis diye kaydedebildim.
perşembe günü buluşucaz; “benim sana gamze diyesim geliyor hep, sana gamze diyebilir miyim?” demeyi düşünüyorum. iki isimli olmanın gözünü seveyim.
dario moreno’nun da dediği gibi; ah şu istanbul’un kızları

gözüme uyku kaçtı arkadaşım, ben bi koşu yatayım.


7 Comments
bq
başlık.
Posted on April 6th, 2006 @ 11:38 pm

yarınki sunumum için, asla söylemeyeceğim, afili bi giriş cümlesi yazdım. hani bi yanlışlık filan olup da güzel bi cümle kurunca bi kenara not alıp unutulmaya bıraktığım için muhtemelen “anlatacağım makalede tanzimat dönemindeki çeviri faaliyetleri…” şeklinde klasik bi cümleye başvuracağım. canım sağolsun, yaptığı güzel bi’şeyden bahsetmekten utanan biriyim.

bu arada, ne zamandır isteyip de kaydını bi türlü bulamadığım they might be giant’ın istanbul not constantinople’un bi coverına rastladım geçen gün. değişik olmuş, fena sayılmaz ama hâlâ orijinalini istiyorum ben, kesmedi.

hazır müzikten söz etmişken pinhani‘nin yarın piyasaya sürülecek albümünü de haber vereyim. web sitelerinden indirilebilen üç şarkıdan en çok ‘hele bi gel’i beğendim. albüm bi çıksın, çok beğeneceğim bi kaç şarkı daha olacak; ‘yıldızlar’, ‘beni al’ gibi.

bu şarkıların hoşuma gittiğinden emin olduğum kadar emin olduğum başka bi şey varsa, o da yorgun olduğumdur. hem bedenen, hem ruhen mütemadiyen nasıl yorgun olur bi insan, yaşıyorum. anlatmak istediklerimi dillendiremiyorum, söylenenleri anlayamıyorum. müthiş bi unutkanlık, dalgınlık da cabası.

şu halim bi geçsin, vaktiyle otobüslerden dolayı hakkında pek iç açıcı şeyler yazmadığım büyükşehirbelediyesine teşekkür edip, barbaros bulvarındaki mor ve beyaz lâlelerden bi buket de eve istemeyi, kararsız kâzım’ın önde gideni olarak kabalcı’daki tüm defterleri yokladıktan sonra almaya karar verdiğim kıpkırmızı defterimi ve planlarımızı (defterle) anlatmayı, üç hafta önce gittiğim ‘iş görüşmesi ve hissettirdikleri’ konulu bi kompozisyon yazmayı düşünüyorum.

ayrıca, 70 yaş ve üstü, beyaz saçlı, kasketli, italyanca, fransızca konuşabilen, puro içen tüm beyefendiler; tevellütümün 40′lar, 50′ler olmadığına pişman oluyorum ister istemez. ->

sahne kapanırken; life of a camel by feller quentin.


10 Comments
bq