eve gelirken hiç eve gelmek istemedim aslında, hava çok güzeldi; epey serin, hafif soğuk. ama allah’ın dağında saat sekizi geçerken tek başına yapılacak pek bi şey olmadığı, hayır kütüphaneye gitmeyi iyi bir alternatif değil, için tıpış tıpış eve geldim filmden çıkıp. tüm gün okunacak notların tepesinde tüneyip hiçbir şey okuyamadığım için günüm bir işe yarasın diyerek hana-bi gösterimine gittim.
filmden önce farkettim ki ben bazen çok çabuk kızıveriyorum.
salonun ses düzenindeki sorunun giderilmesinin epey vakit alacağını söylediler biz filmin başlamasını beklerken tamam mı~ biz dediğim bir, iki, beş, on kişi filandık tamam mı~ sizi tv odasına alalım dedi ordaki abi tamam mı~ mırın kırın edip kabul etsek de ben içmden epey bi kızdım tamam mı~ nedir bu sorumsuzluktu, insanların güvenini alt üst etmekti tamam mı~
tamam tamam, sonuçta bunların hiçbirini söylemeden plazma ekran olan odaya geçtik.
biraz sıkışık, birbirini tanımayan sekiz kişi için birazdan biraz fazlaca samimi bir halde doluştuk odaya. film başladıktan sonra film başlamadan hemen evvel karınımı tıksa basa doyurukenki keyfim geldi yerine. filmin vurdulu ♥ kırdılı olmasının bu halimde bir etkisi olduğu söylenemez elbette. //kendime sandalye çekip bir yer edinmekle cebelleşirken yanımda “ben aslında bu sandalyeyi sana tutmuştum” diyen kıza sevgilerimi yollamakla yetiniyorum sadece.//
ama durun, bol kanlı sahneler için de bir tavsiyem var elbette; burnunuza kadar yemekle dolu bir halde nishi abimizin patronun elemanlarından birinin gözüne haşhi çubuğunu çort diye batırmasını izlerken pörtleyen kanlarla midenizdekilerin de aktivasyona geçme ihtimalini düşünüp fazla tok olmamakta fayda var diyorum.
bunların dışında filmin içerdiği şiddet ve duygusallığı harika şekilde dengelediği için takeshi kitano‘ya şükranlarımızı sunduk, filmi çok beğendik, herkese tavsiye etmek üzere sözleştik.