kadının sesiPosted on January 31st, 2007 @ 2:21 pm
uzuun uzuun zamandır yeni bir şeyler dinlemiyorum. hatta neredeyse hiçbir şey dinlemiyorum. neredeysenin hakkını verip son zamanlarda en çok dinlediğim beş şarkıdan birini iliştiriyorum;
orhan gencebay-sendin
ben bu amcayı çok yeni tanıdım, bu şarkısıyla. çok da sevdim. başka hiçbir şarkısını dinlemedim, meraktayım.
* * *
kıskanılası butonları olmasına rağmen cici bir kız mehlika. bir gün o butonları bozmamın akabinde nihahaha diye kahkaha atıcam, haberi yok. yazık.
bu ayın çok başlarında herhangi bir gün tutku’nun herhangi bir yazısının yanaklarımı hafifçe kızartarak gülümseten bir kısmına denk geldim. ve öyle naziğim ki ayh şekerim, o senin altı çizilesiliğinden diye saçma bir kelime öbeği bile kurup söyleyemedim.
* * *
kış…
…dışarıda koşturup soğuktan donmak değilse kalın bir şeylere sarılıp miskinlik yapmaktır.
camın kenarına oturup içilen kahvenin dumanından gözlüğün camını buğulandırmak değilse karda yürümekten uyuşmuş, tutmaz ayakları kalorifer peteğinde ısıtmaktır.
o da değilse, mutlaka karanlık bir güne uyanıp akşamın ne zaman olduğunu anlayamamaktır.
bu kış tüm kış tanımlarımı yalancı çıkardı, benim işim bitti diyip ununu eledi.
şimdi o fikrini değiştiredursun, ben kış uykusuna yatayım. hem kim bilir, belki böylece anlamsız bir şekilde düşük gelen notlarım beni peşlerinden koşturmaktan vazgeçip düzelir, ben de üstümdeki yorgunluğu atarım; beş senelik okulumdaki son dönemim başlar, heyecanlanırım.
4 Comments
bq
h a m d o l s u nPosted on January 27th, 2007 @ 3:49 pm
hepatit ze kardeşim beni mimlemiş. vaktiyle buna benzer bi şeyler yazdığımı anımsasam da karaladım yine birkaç şey:
- ben ahmet özhan’ı hiç sevmem. birilerinden nefret ediyor olsam onlar arasında olurdu heralde. ama bunun somut bi sebebi yok. neden sevmiyorsan derseniz, canım sevmek istemiyor derim. bunun dışında, hakkında hiçbir şey bilmediğim halde kofti bi eleman olduğunu düşünüyordum yakın zamana kadar. öyle değilmiş oysaki, ettiği birkaç kelamı duyunca biraz utandım.
-zeki müren’in annemi alıp kaçıracağını düşünürdüm küçükken. bunu bana düşündüren hangi şarkısıydı hatırlamıyorum. klibinde bi sandal vardı sanırım. o zamanlar video klip yoksa eğer, sandalı kafamdan uydurup annemi o sandala bindirip el sallatan ben olabilirim. evet çok iyi hatırlamıyorum bu kısmı ama çok üzüldüğümü biliyorum, kalbim acırdı annemin bizi terkettiği gözümün önüne gelince.
-su’yu çok severim ama gün içinde su içmek aklımın ucundan bile geçmez baharatlı bi şeyler yemediysem. suya dokunmayı severim ben. banyoda saatlerce kalabilirim mesela. yeter ki suya dokunayım. aynı nedenlerde saatlerce musluğun altında elimi de yıkayabilirim filan.
View the rest of this entry…
4 Comments
bq
dostlar alışverişte görsünPosted on January 17th, 2007 @ 5:58 pm
pat!
çok kaba bir özet yapıp kitabın kudüs’e gönüllü olarak giden dört yabancı gazetecinin, –arafat boşuna, “bir danimarkalı, bir fransız, bir türk, bir ingiliz. fıkra gibisiniz..” demiyor.– dört tutunamayanın tutunma çabalarını anlattığını söyleyebilirim. oysaki romanda ne sadece kudüs, ne de oraya gidenler var.

bana kalırsa roman baştan aşağı bir varoluş hikayesi; frank’in, nadya’nın, saadet’in, steve’in hatta iki halkın ve en önemlisi kudüs’ün varoluş sorgusu, hayatta kalma çabası.
arafat ve şaron’un tutumları ve uyguladıkları politikaları gibi, gerçeklik, aidiyet, öteki’leşmek sorunu da hikayenin ele aldığı konular arasında.
romandaki karakterlerin çok farklı geçmişlere, hikayelere sahip olmalarına rağmen sahip oldukları, belki de gazeteci olmalarından bile, önemli ortak özellikleri yalnızlıkları ve hayata tutunma çabalarıdır.
frank, grupta bağımsız olma, bireysel yaşama ve düşünme hissi en baskın olan kişidir. evli olmasına rağmen karısının onunla gelmek istemeyeceğini bildiği için kudüs’e gitmete karar vermesi de bu nedenledir. aslında bu gidiş tam anlamıyla bir kaçış. karısından çok kendinden kaçış. frank’i kudüs’e karşı en soğukkanlı, en duyarsız kişi yapan yine bu ait olamama, benimseyememe halidir.
nadya bir fransız. daha çok küçükken annesinin ona arap olduğunu unutturmaya çalışırken, babaannesinin Filistin’i özlemle anlatması sırasında başlamış arada kalmışlığı. Köklerinin saklı olduğu ve şu an yaşadığı topraklarla, yetiştiği kültür ve zihniyet arasında git-get’ler yaşayıp ait olduğu yeri sorgulayan, kararsızlık içinde bocalayan biri nadya.
saadet ise Müslüman bir türk. kızı hazal’la yaşam savaşı veriyor kudüs’te. çocuğunu babasız büyütmeye çalışmanın katmerli yalnızlığı, kimsesizliği var üstünde.
steve, geleceğini düşünmekten çok anı yaşamayı kendine düstur edinmiş çapkın bir İngiliz. en azından biz, okurlar, uzun süre bu şekilde tanıyoruz onu. bana romandaki en çarpıcı ve çetin kişi hikayesi steve’inki gelir: kendine bile itiraf etmekten çekinerek kendine yabancı kalması, giderek öteki’leşerek düşünmediği geleceğini gelmez etmesi..
View the rest of this entry…
5 Comments
bq
90lar Pöp ProjesiPosted on January 11th, 2007 @ 3:52 pm
rivayet odur ki, ben vaktiyle ‘hadi burak kut dinleyelim zü’ diye eyitmişim, ol kişi de ‘taam’ demiş.
bunun üzerinden ne kadar zaman geçti hatırlamıyorum; iki hafta, bir ay, bir buçuk ay..
olayların gelişip ‘proje’ ve ‘organizeyşın’ların ortaya çıkışını da.
bu nedenle geçmişi hakkında detaylı bilgi veremeyeceğim bir 90lar pöp projesi var elimizde, turfanda greyfurt tazeliğinde.
hepatitze‘nin şarkılarını bulup, pleyırını kurduğu, ağırlayıp servis ettiği pop up hizmetine bundan sonra sağ kolondan ulaşmak mümkün olacak.
o, ö değil, o. üstündekiler de kuş üzümü.
9 Comments
bq
filiz’e açık mektupPosted on January 10th, 2007 @ 6:26 pm
merhaba filiz,
rüyamda seni gördüm.
oysaki sait faik, bilge karasu, sevim burak ve murathan mungan bir köşede altı sayfalık bir gürültüyle elimin üstünde kimin eli var oynarken; sigara içilen kısımda haldun taner, aziz nesin ikilisiyle, oğuz atay, yusuf atılgan çifti, 1/2′lik bir düşüş göstererek, kendilerini tavlaya kaptırmış olmalıydı.
tıpkı bir kaç hafta evvel koca hânın içinde şeyhoğlu’nun kızının kaçırılmaya çalışıldığı gibi.
seni rüyamda gördüm filiz.
tıpkı telefondaki mesajda, dolmuş kuyruğunda, durak copy müdavimleri arasında, aytün‘ün notlarında, zeynep’in başyapıtlarında, marlboro kısa light’ta, boyam geldi‘de, büyürken büyümemekte ısrar eden küçük kız’da, dünyanın tüm mor’larında, daha çook masterlar‘da, quiz azizliğiyle gelen make up’larda yanıbaşımda seni gördüğüm gibi.
belki daha seyrek görüşmeliyiz tatlım, ne dersin?
sevgiler,
bet.
2 Comments
bq
altıocaksıfıryediPosted on January 6th, 2007 @ 6:30 am
ÐĴζ●Ņķ//bosh kme// Bildiğim tek şiirsin anlamın derin hep yanımda kall.. !! says:
senn yazdıın komp 100 aldm
ÐĴζ●Ņķ//bosh kme// Bildiğim tek şiirsin anlamın derin hep yanımda kall.. !! says:
cok saol
oğuz dedi az önce bunu.
“keşke her şey milli güvenlik dersi için yazılacak komposizyon kadar kolay, dertsiz tasasız olsa ya çocuk” dedim ben de. içimden.
* * *
pazartesiye bi take home teslimim bi de finalim var. ama öyle oluyor ki okuduğumu anlamıyorum. ya da okuyamıyorum. bakıyorum, evet orda, kağıtta bi şeyler var. eğri büğrü harf dediğimiz naneler. ama iş onları anlamlı birer kelime olarak okuyup cümle haline getirebilmekte.
bazen böyle oluyor işte.
* * *
mehmet çağlarer’ın sanatçıların sahneye çıkmalarına on dakika kala çektiği fotoğraflar “son on dakika” adıyla yirmi beş ocak’a kadar caddebostan kültür merkezinde sergileniyormuş.
* * *
osmanlıca vikipedi’nin açılabilmesi için daha fazla kayıtlı kullanıcının katkısına ihtiyacımız bulunmaktadır.
* * *
support jeffrey!
7 Comments
bq