dostlar alışverişte görsün
Wednesday, January 17th, 2007pat!
çok kaba bir özet yapıp kitabın kudüs’e gönüllü olarak giden dört yabancı gazetecinin, –arafat boşuna, “bir danimarkalı, bir fransız, bir türk, bir ingiliz. fıkra gibisiniz..” demiyor.– dört tutunamayanın tutunma çabalarını anlattığını söyleyebilirim. oysaki romanda ne sadece kudüs, ne de oraya gidenler var.

bana kalırsa roman baştan aşağı bir varoluş hikayesi; frank’in, nadya’nın, saadet’in, steve’in hatta iki halkın ve en önemlisi kudüs’ün varoluş sorgusu, hayatta kalma çabası.
arafat ve şaron’un tutumları ve uyguladıkları politikaları gibi, gerçeklik, aidiyet, öteki’leşmek sorunu da hikayenin ele aldığı konular arasında.
romandaki karakterlerin çok farklı geçmişlere, hikayelere sahip olmalarına rağmen sahip oldukları, belki de gazeteci olmalarından bile, önemli ortak özellikleri yalnızlıkları ve hayata tutunma çabalarıdır.
frank, grupta bağımsız olma, bireysel yaşama ve düşünme hissi en baskın olan kişidir. evli olmasına rağmen karısının onunla gelmek istemeyeceğini bildiği için kudüs’e gitmete karar vermesi de bu nedenledir. aslında bu gidiş tam anlamıyla bir kaçış. karısından çok kendinden kaçış. frank’i kudüs’e karşı en soğukkanlı, en duyarsız kişi yapan yine bu ait olamama, benimseyememe halidir.
nadya bir fransız. daha çok küçükken annesinin ona arap olduğunu unutturmaya çalışırken, babaannesinin Filistin’i özlemle anlatması sırasında başlamış arada kalmışlığı. Köklerinin saklı olduğu ve şu an yaşadığı topraklarla, yetiştiği kültür ve zihniyet arasında git-get’ler yaşayıp ait olduğu yeri sorgulayan, kararsızlık içinde bocalayan biri nadya.
saadet ise Müslüman bir türk. kızı hazal’la yaşam savaşı veriyor kudüs’te. çocuğunu babasız büyütmeye çalışmanın katmerli yalnızlığı, kimsesizliği var üstünde.
steve, geleceğini düşünmekten çok anı yaşamayı kendine düstur edinmiş çapkın bir İngiliz. en azından biz, okurlar, uzun süre bu şekilde tanıyoruz onu. bana romandaki en çarpıcı ve çetin kişi hikayesi steve’inki gelir: kendine bile itiraf etmekten çekinerek kendine yabancı kalması, giderek öteki’leşerek düşünmediği geleceğini gelmez etmesi..
kişilerle teker teker tanıştırmam romanın sadece bu hayatlar üzerinden gittiği hissini vermesin. tüm bu hayat hikayeleri filistin-israil arasındaki dayanılmaz gerginlik, ateş, zıtlık ve iç içelik’le örülmüş bir şekilde veriliyor tam da başarılı bir ortadoğu muhabirinden bekleneceği gibi.
siyasi olaylara daha çok roman kişilerinin birbirleriyle olan biten hakkında konuştukları diyaloglarda yer veriliyor. durum hakkında bol bilgi içeren diyalogların yanı sıra, olayları, olanları, idrak etmemizi sağlamamıza, kimi zaman da kafamızın karışmasına, neden olan başka bir etken daha var: uygulanan devlet politikaları karşısında insanların hissiyatlarına edilen şahitlik.
romanda sık sık karşımıza çıkan, kağıt üzerindeki politikaların pratikte yarattığı etkiyi, tepkiyi, desteği ve isyanı okura yaşatan yazar, en büyük başarıyı bu ‘insanî’liği hatırlatmakla, hissettirmekle yakalamıştır kanımca.
yazar, belki de romandaki karışıklılığa, baskın olan belirsizlik havasına inat anlaşılır bir dil kullanmış.
gündelik sıradan konuşmalarda argoya kaçabilecek hale gelen dil, yerine göre değişmesini iyi biliyor.
romanın kurgusundan bahsetmek gerekirse, yer yer kullanılan flashback’lerin okuyucuyu savurmayıp, desteklediğini ve özellikle romandaki son’lar için ip uçları mahiyetinde olduğunu söyleyebilirim. öte yandan romanın başarısını sonlarının şaşırtıcılığı’na bağlayanlara, misal, steve’in bir rus ajanı çıkmadığı için memnun olduğumu söyleyebilirim. kitabın arka kapağını kapattığımda romanın en uygun sonla bittiğine kanaat getirdim; bir beyrut, bir de bağdat romanı okuyayım istedim. onlar da kudüs gibi olan biten karşısında kendisini ele geçirmeye çalışanlara müstehzi bir gülüş, buruk bir bakışla mı cevap veriyorlar merak etim.
yarımkalmışbitiremediğimiçinteslimedemediğimhikayetahlilibitiripdeteslimetmediğimmitolojiödevianısına.
January 18th, 2007 @ 9:07 am
selam… Evet ilginç..
teşekkürler
January 20th, 2007 @ 6:56 pm
okudum. okudum. bekledim sonu nasıl gelecek diye.
dedim bu bir blog yazısı değil. belli. bizim kız acep dergilere, gazetelerin kitap eklerine kitap tanıtımı mı yazmaya başladı. hani gelir elinden de dilinden de. staj mıtaj derken..
ödev imiş. uğraşılmış. teslim edilmiş, hakkı da görülmüştür umarım.
kitabı merak ettim. kapak pek çekici değil. rafta görüp, merak edip karıştıracağım bir kapak değil. isim de öyle. içeriğe bakılırsa kalınca bir kitap olmalı.
roman okumayalı uzun zaman oluyor. okumalı halbuki.
January 25th, 2007 @ 12:58 pm
sağol yasin.
mandalina, aslında ödev de değildi bu. bazen esiyor bu taraftan.
ben de uzun zamandır roman okumamıştım, iyi geldi. yanılmıyorsam 400 sayfa civarındaydı.
January 29th, 2007 @ 3:19 pm
Şu da var, Banu Güven’den. Okunulası…
January 29th, 2007 @ 3:20 pm
Bir de bu, eklemeyi unuttum!