eğer az sonra izmit’e gitmek için yola çıkacak olmasaydım, bugün bayrampaşa cezaevine gidecektim. niyetim panaromik istanbul fotoğrafları sergisini görmekten çok boşaltılmış cezaevini gezmekti. neyseki 6 ağustos’a kadar vaktim var.
az önce “yazık ki sevgilim temmuz’un bitmesine çok az kaldı, eyvah” diye üzülürken farkettim, bugün iki sene dolmuş buraya taşındığıma. blogspotu da sayarsak dördüncü senede seyrediyorum.
dört (05-06-07-08) yılın temmuz arşivine göz gezdirdim. gittikçe üzülmekten korkan, bu yüzden de daha umursamaz biri olmaya çalıştığıma kanaat getirdim.
–
hatta bence milletvekillerinin elektrik, su faturalarını da ömürleri boyu devlet ödesin, nasılsa hâlâ vergi kaçırmayan birileri hep var.
-
*bir sakin şarkısı olarak da okunuyor.
haftanın beş gününü, günün dokuz saatini aynı yerde, aynı dili kullanarak geçirdiğim bazılarına anlatmak istediğimi tam olarak anlatamayınca -’anlaşabilmek’ bambaşka bir şey- kendimi çok kötü hissediyorum. çok zor olmamalı gibi geliyor, hmpfss..
bugün herkesler açılışa gidip de, 312 adet telefon numarasıyla başbaşa kalınca biraz gözlerim doldu. pencereyi açtım, rüzgar esti, derin nefes aldım, sesini açtım; edepsiz komedya*
*iki haftadır bayıla bayıla dinliyorum sakin‘i.
–
bugün gazeteleri karıştırırken, fethi naci’nin öldüğü haberini okudum. hayatta olduğunu bile bilmememe rağmen garip hissettim. sadece şarkılarıyla tanınan birinin ardından üzülmek gibi bu; yazdıklarını okuyup, onlarsız ödev düşünemeyen eski öğrencinin kendi oluşturduğu yakınlık..
rahmet olsun.
–
dün, bugün gibi, ama bugünden daha aksi bir gün idi. doğrusunu istersen bilong, 25ime sıponç bap şapkaları, balonlar, prilli baloncuklar, türlü taamlarla gireceğimi asla düşünmemiştim. tramvayda hesabettiğime göre eve gelip birkaç saat dinlenecektim, çarşıdaki hesap eve uyup, odamın kapısını açtığımda züleyha, ilkay, nur’ye “heyuu, fiyuu, doğumgünü, hey, mey” demeseydi.
eğlenmek illa da mutlu olmak demek değil demek ki, ne zamandan sonra gerçekten mutlu oldum gibi oldum, çok eğlendik dediğimin üzerinden daha az vakit geçmesine rağmen.
iki-üç sene öncesinin bir yaz günü güneyden çıkarken görmüştüm. şimdi gugıl takımının bi parçası olarak dublinde çalışıyormuş abdullah. oysa bi zamanlar ‘linguistic assignmentlarını çözüp, hayrına dağıtma takımı’nın bir üyesiydi.
2007 ağustosunun bir öğlenden sonrasıda beraber 59r’ye binip lafladık, hayaller kurduk sena’yla. bir senedir dublinde. bize yaz boyunca okuduğu hikayelerini hatırlayıp, dublinde geçirdiği vakitte neler neler yazmış olabileceğini düşünüp kıskanıyorum:)
iki sene öncesinin baharında da, çarşıda pazarda, ferihan’a rastlamıştım. aldım yine numarasını bilmem kaçıncı kez.
ne güzel oldu böyle üç kişiyle, aynı günde, bir şekilde,,
içinde bulunduğumuz doğal ortam değiştikçe, adapte olma süresinin uzaması kaçınılmaz hâle geliyor. klavyeleri mesken tutan karıncalardan sonra, bugün iki yavru kartalımız oldu. yavru dediğime bakma sevgili okur, her biri kolum kadar. yavrudur diye şimdilik sevdik filan ama –yavru da olsa bi kartalın başını okşamak, gagasından makas almak da tuhaf bir hal vesselam, en nihayetinde kartal yani-, büyüdüğünde tek kanat uzunlukları 1,5 metreyi bulduğu iddia edilen bu bebeler büyüdüğünde kim kimi kovalayacak merak ediyorum.
sacid’le how i met your mother repliklerinden boşluk doldurmaca oynadık. bi gün de böyle bitti. işe yarar hiçbir şey yapmıyorum. günlerim bomboş geçiyor yapılmayı bekleyen onca şey varken. bari tatilde olsaydım da, ertelemek için makul bi sebebim olsaydı.
aklımca paza günümü sakin, huzurlu bi şekilde evde geçirecektim, hem zaten hava da sıcaktı. gafletle cnnturk’ü açana dek her şey yolunda gidiyordu. dün williams kardeşlerin keyifli final karşılaşmasından annem de memnun kaldığı için kanalı değiştirmeyip ikinci setten itibaren maçı (nadal, federer’e karşı) izlemeye koyulduk, koyulmaz olaydık. beynimde hâlâ top sesleri ve nadal’ın “hiiiiiiiah”ları yankılanıyor, üstüne üstlük beş saatimizin de heba olması cabası.
kazandığına inanamayan nadal önce kendini yere atıp, sonra anne-babasının yanına gitmek için tribünlere tırmankırken, biz de müsabaka boyunca, hadi nadal!, dememize rağmen, genç raketi boşverip maçın sona ermesini kutladık.
genelde tin tin ilerleyen maçlardan dolayı tenisi takip etmeyen ben, artık herhangi bir spor müsabakası izlememe kararı aldım, ?. euro 2008′den yeni çıkmış bünyem çetin karşılaşmalara, saatler süren beraberlikleri kaldırmaya -keyif ızdırabı çekmeye, niyetli değil.
her şeye rağmen, federer çok karizmatik be blog!
“gençler
konunuz artificial womb ya da european union’la ilgiliyse,
dünyanın yaratıldığı günden başlayan bir girişe ihtiyacınız yok demektir.”
writing hocası
bu-güney yadyok’02
şimdiki kız çocukları, küt diye çocukluktan kadınlığa geçseler de, bizim zamanımızda, yıllar sonra fotoğraflarda, üstülerinde giydikleri hiçbir şeyin yakışmadığı -garson boy?-, suratlarında çeşitli orojenik ve epirojenik hareketler sonucu çıkan tuhaflıkların -makyaj yok mu makyaj?- doluştuğu çocuklar olurdu. Çok kabaca iki özelliğini saydığım bu dönemeyse ergenlik denirdi.
Arkadaşlarımla beraber geçirdiğim ergenlik ve biraz öncesindeki dönemin en civcivli zamanlarına dair en kuvvetli hatıralarım “+leoma benzeyen biri var mı şu dünyada (leonarda di caprio)!!!!/-ıyy o sarı kafa mı?, sen ricky (martin) ismini daha önce hiç duymadın galba, hohoho..” temalı çemkirmeler, hararetli kavgalar ve onları takip eden gruplaşmalardır.
ben ve yakın arkadaşlarımsa, daha çok yeni kopya teknikleri geliştirmekten zevk alan; ansiklopedilerden uçakların yapımına dair maddeler okuyunca ahşap çıtalar, testere, silikon tabancası ve alimünyum folyo marifetiyle uçak yapmaya kalkışan -ve yapan- saf çocuklardık.
bu adanma/bağlanma fırtınası (ihtiyaç belki) ufak çapta da olsa hepimizi etkisi altına almıştı. michael j. fox’la başlayan kendi kişisel ‘hastalıklı hayranlık’ dönemim aslında hiçbir zaman “tarkaaaaaağn” yahut “allaaaam inşalla nik -backstreetboys’da küt, sarı saçlı eleman olacak- müslüman olur da kalifoniya’da evleniriz” seviyesine varmadı. ama, taraf olmam gerektiğinde -çocuk kavgaları, destek arayışlarının şiddetle yaşandığı, arkadaşlığı kanıtlamak gereken bir durumbu tip haline gelebilir.- riki martinin neden daha yakışıklı olduğuna dair malzemem hep vardı. 15 yaşımdaysa, popçu yaşar’ın “bir on beş yaş rüyası değil”li şarkısını dinleyip, kendisine duyduğum naif duyguların tepetaklak olması -on beşinde, büyüdüğüne inanan ama etrafındakilerin bunu anlamadığını düşünen bir genç kız için bir darbenin de sevdiği şarkıcıdan gelmesi çok yaralayıcı olabilir.- bu dönemi zararsız denebilecek şekilde kapamama sebep oldu.
ama yine de o zamanlardan beri hâlâ sevgi beslediğim bir adam var, son aşamada, konserlerinin birinde kulise sızmış, hile ve hurdayla olmalı, kendisiyle okul dergisinde yayınlamak üzere bir mülakat vermesi için menajerini daraltmıştık. -röportaj için tarih aldığımız halde gitmediğimize çok üzülmüş olmalıyım. ama o kadar üzülmüş olsam hatırlardım herhalde, hı?- 90’lar ortaokul çocukları arasında adı demir(1+kan) şeklinde kazınmıştır. -hayır. dalga geçmek için değil, bilakis zekice olduğu düşünüldüğü için kullanılıyordu.- bir hafta kadar yeni bir albüm çıkarmış. hemen alta iliştirdiğim şarkıyı dinlemekten diğerlerine pek fırsat tanıyamadım ama hoşuma gidecek birkaç şarkı daha çıkartabileceğimi düşünüyorum. bu şarkıyı ise ortaokul-lise arkadaşlarımla, writing hocama hediye ediyorum.