evdeyken, gökyüzünü görmek için iki seçeneğim var;
ya kafamı pencereden dışarı çıkarıp yukarı bakıcam
ya da, karşıdaki, koca aynalı camları olan binadan, bulutlara bakıp kendimi kandırıcam.

bulutlardan şekil yapma keyfimizi de aldılar elimizden.
yaşanabilir bir yer arıyorum.

dışının taş ve camdan oluğuyla post-modern bir hava estiren, içinin klimalı ve klimasız her haliyle, “dışı seni yakar, içi beni” dememe sebebiyet veren bina düşleyin;

pencere olmadığı gibi, havalandırmanın da çalışmaması üzerine, kışın hava almak için her daim kapıyı açık tutmanız gereken ve yazın, klimaların ayarı olmadığından, öğrencileri dondurarak, telef olmaları düşünülerek hazırlanmış olduğu kanısına vardığım, ve bu sebepten, dışarıdan sıcak hava gelmesi için kapıların açık bırakıldığı derslikler.

seviyorum seni ey okul!

hafta sonu, kitap-not tasnifi ve nezleyle geçti.

ismi hatrımda kalmamış, okunacak ve kaçılacak bir sürü kitap çıktı karşıma.
bunlardan biri de brand it like beckham. beckham ve futbol‘un olduğu bir kitabı okumak yapacağım en son işlerden biriyken, mecburiyetin insanlara neler yaptırmış olduğunu da gördüm bu vesileyle.

her neyse, adından da anlaşılacağı üzere kitap beckham’ın markalaşma sürecini ve bu markanın hangi dâhiyâne şekillerle korunduğunu anlatıyor. yazar andy milligan, bir kitap çıkaracağına, uzunca bir makale yazsaymış, daha iyi olurmuş demekten kendimi alamadım. kitap on chapter’dan oluşuyor, her birinin sonunda özet niteliğinde ‘goldenball’lar verilmiş. (200 küsür sayfalık kitapta, bu goldenball’ların bir sayfa tuttuğunu söylemeden edemeyeceğim.)

beckham hayranları, beckham’ın man und‘a imza atmasının sebebini, pepsi reklamlarında oynamasının önemini, viktoria‘yla evliliğinin arka planını, brooklyn ve romeo isimlerinin nereden geldiğini, beckham’ın ne kadar fedakar ve şafkatli bir baba olduğunu öğrenmek isteyenler varsa buyursun, okusun.
(ayrıca, kağıdın kaçıncı hamurdan olduğunu bilmiyorum ama, ofsetten bile kötüydü. verdiğim paraya acıdım.)

okumayı heyecanla beklediği tek başlık ise, ‘the turkey penalty‘ idi. zaten reklamcılık hevesim de bu başlıkla bitti.

(reklamcılık hakkında şurada kitap bulunabilir.)

10:00/otobüste


filizz: ee, senin hangi günler dersin var?
jonquille: cuma hariç hergün var işte.
f: !?!, e bugün cuma zaten!!!
j: hıı !?!
f: hahahaha…
j: hahahaha…
f: e sen in bari
j: hakkaten, ineyim bari. haha..
f: bunu ancak senle ben yapabilirdik, ..
10:20

yok yok, öğrenci olmaz benden.

izdiham, kalabalık, sloganlar, kavga, yoğun sigara dumanı, kameralar, anneler, babalar, yağmur-ıslak, cami, kuşlar…

bugün istanbul üniversitesi önünde öss sınavının bitmesini beklerken aklımda kalanlar bunlar.

okula geldim, sadece o kadar zorlukla yaptığım projenini hatrı için, sınava girdim.
önceden de dediği gibi 15 dakika verdi muhterem hoca. gerçi 15 dakika bile fazlaydı o sorular için. her biri tek kelimelik. tek kelimelik sınavlardan hiç hoşlanmıyorum, ne kadar çalışsan da, ufacık şeyi unuttun mu gidiyor bütün emek. (yani emek harcayanlarınki.)
yalnız en uyuz olduğum kısmı şu oldu:
h: -15 dakikanız var, başladı
h: -14, 13, 12…2
h: – time is up!
(evet, her dakika bitişinde tek tek saydı böyle, zaten bi şey yapamıyorum!)
h: -baktım yazın sadece üç kişi almış dersi, olmaz böyle dedim. heh he, yazın beklerim arkadaşlar, heh heh!
(la havle velaa.. şimdi 150 ytl de ona mı bayılcaz?)

ama çok üzülmüyorum, hatta suratımda aptal bi mutluluk sırıtması var. sınava günlerini harcayan arkadaşlar bile şok oldu sınav karşısında, deli gibi bi sınavdı.
sorulardan biri “what do we need to find the absolute magnetude?” şeklinde bi şeydi. cevabı; distance and apparent magnetude olacaktı. ben de yüzsüzlüğü iyice ele alıp, “(also logaritma)” yazdım, harikayım!