25 nisan 2005 ! 10 yıl

bu blogu açtığım zamanı hatırlıyorum. ev arkadaşım f. ile rumelihisarüstü’nde, bim marketin sokağındaki bir çatı katı dairesi olan sevimli evimizde kalıyorduk.

pembe koltuklu odamızda, lacivert el halısı seriliydi. ben ilk göz ağrım asus’u kullanıyordum. ve o zaman da çok müzik dinliyordum. f., bilim sanat vakfı’nda ibrahim kalın’ın verdiği haçlılarla ilgili seminer için ödev hazırlıyordu. on sene önce ibrahim kalın başka bir adamdı, biz de başka.

blogspot’tan bir hesap açıp adını da leylek koymuştum, çok gezelim diye herhalde. 31 temmuz 2006’da buraya taşınmışım. elbette eray’ın çok büyük desteğiyle. ve sanırım bu domain hala onun üzerine. 

 

en çok okuldan ödevlerden bahsettiğim çocukça bir eğlenceyle ya da komik dertlerle dolu bir kısmı. bir kısmı çalışmaya başka bir görev tanımıyla başladığım, günde birden fazla organizasyon tertip ettiğim, o konser senin bu festival dolaştığım ve çok yorulduğum döneme. ondan sonrası daha durağan, daha üzgün, daha az mutlu ve çok daha az yazı dolu.

şimdi terkedilmiş bir kasaba gibi görünen bequem.org, bir zamanlar linkler, commentler dolu, kodlarıyla sıkça oynanan, tasarıma dikkat edilen, başka bloggerlarla minik oyunların yapıldığı bir yerdi. kalabalıktı. benim gönül bağım, daha doğrusu hatıralarım olduğu için elbette ki hâlâ çok özel bu virane.

ama en çok da varlığının kıymetini bilemediğim, iki küsur sene önce fani dünyasının en bi güzel gününde “en kral arkadaşım, kardeşim öyle mutlu ol ki yeryüzü, gökyüzü hep gıpta etsin sana. cennet olsun iki dünyan” dediğim züleyha ile tanışmama vesile olduğu için; bu dünyada sacid gibi koca bir yürek olduğunu bildirdiği için; rabb’in rahmetiyle sırladığı ömer faruk’la az sohbet ettirmediği için; passimize tâc olan yasemin için; merve için; melda için; özgür için; yinemimerve için; portakalağacı için; devletşah için; eray için; iskender için; ve sayamadığım daha nicesiyle tanışmama vesile olduğu için, benim ben olduğum 10 seneye şahitlik ettiği için çok özel bu virane işte.

9 nisan 2015

sevmediysen peki / sen tamamla sonu

bundan bir ay, ya da biraz daha fazla evveldi sanırım. bir mektup yazmaya başlamıştım. sitem ve soru dolu bir mektup. anlattım, anlattım ama sonunu getirememiş öylece bırakmıştım. bu sabah uyandığımda mektubun sonu dile gedi. sabahları uyanınca aklıma ilk gelen şeylerin değiştiği zamanlar, neredesiniz? ve şöyle dedi:

gözlerinin en yeşil yerinden öperim.
baki muhabbetle,

 

e y y o r

geçen yıl seçimlerden kısa bir süre sonra dayanamayıp twitter applicationını telefonumdan silmiştim. hâlâ çok isabetli bir karar verdiğimi düşünüyorum. birkaç hafta önce yerden kesilmiş ayaklarımın yere çakılıp alçıya alınması neticesinde facebook applicationını sildim. aslında olayla doğrudan hiçbir alakası yok. sadece daha az iletişim kurma isteğimden kaynaklanıyor. whatsapp’i silmedim ama 1000’e yakın mesaj okunmayı bekliyor. sms ve maillleri gerekmedikçe cevaplamıyorum. cevapsız çağrılarda illa ki birkaç arama bekliyor. oysa ben telefonda öyle kırmızı kırmızı notificationlar olmasına tilt olan bir adem idim. şu an hiç umrumda değil.

tüm bunların aksine bu süreçte hem blogu hem de ekşisözlüğü daha sık kullanmaya başladım. öyle ki her konuda söyleyecek bir şeyleri insanlar başlığına göz kırpıyorum. insan kendinden hiç mi tiksinmez. neyse. meselenin özü konuşmaya, kendimi anlatmaya ihtiyacım var ve fakat artık insanları kendi dertleriyle bunaltma yaşını çoktan geçtim. kendi sorunuma kendim çözüm bulmalı, kendi sıkıntımı kendim ferahlandırmalı değil miyim? elbette etrafımda bana yardımcı olacak über insanlar var. ama herkesin illa ki büyük-küçük sorunları var, e dolayısıyla ne gerek var darlamaya. yok. hal böyle olunca 7 sene boyunca sadece 100 küsur entry girdiğim sözlükte biraz kafa dağıtmak istemem anlaşılabilir sanıyorum.

bugün işten gelip eyyorlamaya başlamışken aşağıdaki şarkıya tesadüf ettim. bu denli geç rast geldiğime üzüldüğüm pek güzel bir şarkıymış. böyle şeylere seviniyorum ben işte :)(:

 

l o o p e r

eğer sevdiysem, ve eğer içinde bulunduğum ruh haliyle de harika gidiyorsa ben artık o şarkıyı gece gündüz yüzlerce kez dinleyeceğim demektir. bunun kötü tarafı, şarkının bendeki etkisini kaybettikten bir zaman sonra yeniden dinlediğimde ya da denk geldiğimde bana infinite loopa bağladığım dönemi hatırlatması, o zaman dinlerken nasıl hissettiriyorsa, aynı hissiyata yaklaştırması. mesela üniversite sınavına çalışırken dinlediğim şarkıları dinlediğimde hoooop 10 küsur sene geriye gidiyorum vs. eğer şarkıyı dinlediğim dönem iyiyse, sorun yok; ama yok dibe vurduğum bir dönemse arkaya bakmadan kaçmalık ^^

aslında diyeceğim şuydu ki, looperlığımda son olarak geçen birkaç ay içinde trilyor kerre dinlediğim müzik eseri işte aşağıdakidir. nasıl seve seve dinledim, hâlâ da dinliyorum anlatamam. ömür olur da zaman bugünleri de süpürüp gittikten sonra bunu yeniden dinlediğimde ne hissederim acaba diye düşündüm; öyle üzüntü falan değil ama, buruk bir gülümseme yerleşir herhalde yüzüme dedim.

nihayetinde; ister güldürsün ister öldürsün, aşkıyla gönlümüzü doldursun efendimiz.

tuhaf işte

üzülmek, sevinmek, kızmak, kırılmak, neşelenmek, iştiyak duymak, usanmak, sıkılmak, ümit dolmak gibi pek çok duygu var günlük hayatta sıklıkla hissettiğim. ama ismini koyamamak, tuhaf hissetmek bunlar arasında değil, yani bu kadar sıklıkla değil.

son birkaç on günü saymazsak, bir süredir hayatımın en huzurlu, en sakin, en stabil, en hafif hissettiğim, şükredecek çok şey olduğunun farkına vardığım dönemini yaşıyordum. taa ki yılbaşına çok az kala bir mucize gerçekleşene dek. mucize, kulağa overrated gelmiyor mu? ben kısaca bombastik olarak tanımlayayım, siz anlayın. bir, üç, beş derken bittabiy über günler yine bir mucizeyle overrated demiştim paaaat diye tepetaklak nihayetlendi.

işte bunlar çok tuhaf. tuhaf işte. bir açıklaması yok, anlaşılacak bir yanı yok. üzgünüm ve en dümdüz ifadesiyle kandırıldım. mesela, buna rağmen kötü bir şeyler söylemeye dilim varmaması bile tuhaf değil mi? böyle şeylere tevessül etmek, insanları basit sebeplerden hiç de basit olmayan şekilde üzmek de buna dahil. ve yine tüm bunlara rağmen pişmanlık hissetmemem de tuhaf işte. başkaca tarif edemiyorum.

 

bu arada beş kardeşler vesilesiyle evire çevire yeniden dinlemeye başladığımız şu şarkıyı da iliştiriveriyorum, bu devirde çılgınlar gibi sevmek mi kalmış diyerek

 

 

ocakın son pazarı

içi içine sığmamak diye bir ruh hali var hakikaten. mesela benim içimde bulunduğum durum; kızgınlıktan ne yapacağını bilememek, gidip yakasından tutup sen napıyorsun diye sallayacağı bir muhataba ulaşamamak -ulaşmak istememek daha doğru-, kendi kendine bunu  bertaraf edememek, bu hislerin kuvvetlenip kabarmasını engelleyecek türlü türlü şeyler denemeye rağmen sakinleşememek olarak özetlenebilir.

yine de iyi ki yazmak var, dua etmek var.