otuz kasım

kasımın otuzu. takvimde saint andrews day yazıyor, ne manası varsa.
senenin son günleri, ağır günler. saatlerin sündüğü, güneşin kendini göstermediği günler. yol göstericiyi kaybedeyazdığım günler. tutunmak, tutmak ve bırakmamak böyle zor olmamalı dediğim, haydi bir silkineyim bunlar da geçer nasılsa dedikçe beni silkeleyen günler.

hayatım böyle nihayet bulacak, bekleyecek pek de parlak şey yok diye düşünüyorum çoğu zaman. bu hakikatin ta kendisi aslında. hayat hep böyle de, bazen ümidi taze tutmaya imkan verecek kadar üst üste gelmeyiveriyor işte.

aslında, gerçekte, özünde hayat da memat da hep aynı. yalnız ümidimiz farklı olacağına inandıran.

ümit, hakikatin ağırlığını kıran, büken, eğen bir enstruman.
ve oyalayan.

kurşun gibi izler

saçma günler. yaşadıklarımız, yaşamadıklarımız, izleyip gördüklerimiz ve göremediklerimiz. hem kelimelerimiz hem söyleyemediklerimiz. hepsi saçma. hepsi bir delilik halinin numuneleri. üstelik silinip gitmeyecek. geçecekse zamanla, delip geçecek.
ya izler?
işte onların geçeceği yok. zaman sadece bazı şeylerin ilacı. ve vicdan sızısı, onlardan biri değil. ölüm, ölüm demeye bin şahit isteyen ölüm, hiç değil.
çok üzgünüm. günbegün ağırlaşan bu havada hâlâ kaygısızca nefes alabildiğim için, elimden hiçbir şey gelmediği için hem mahcup ve hem çok üzgünüm.

btw

telefondaki notları karıştırırken şöyle bir şeye denk geldim: “utançtan neredeyse omuz başları bile kızarmıştı” -14 september 2015, 01:37
üstelik yazdığım anı bile hatırlıyorum; uykuya dalmak üzereyken yastığın kenarındaki telefonu zorla bulup yazmıştım. rüya değilmiş demek ki.

şimdi merak ettiğim bu cümlenin kime ait olduğu. banaysa sorun yok. bir başkasının cümlesini okumuş da onu sayıklıyorsam, sorun var ^^

ben kendimle cebelleşedurayım, pazar akşamı kuşağına en yakışıklısından bir the smiths şarkısı gelsin: