florya yahut fülurya

ziya osman saba, florya plajının müzevir kum tanelerini ve fülurya kuşunu anlatıyor:

“Gene o zamanların Ayastefonos’undan sonra, bir Kâğıthane sefasına çıkılır gibi uzun uzadıya arabayla varılan Florya, geniş kumsalıyla -plaj kelimesini bilmezdik henüz- elbette ki vardı ama oraya, ilk görüşümde, çocuk gözlerime bir çöl tesiri bırakmış kızgın kumlara uzanarak güneşte yanmaya değil, bilakis tren yolunun beri tarafındaki yüksek ağaçların gölgesinde oturup serinlemeye ‘kuş dinlemeye’ gidilir, adı da o kuşun adıyla ”Fülurya’ telaffuz edilirdi. O zamanların Arap harfleriyle Fülurya’sının berisinde uzanan bugünün Latin harfleriyle Florya’sı ise, ‘başınıza güneş geçer’ tehdidiyke gitmemiz, ilerlememiz menedilen, merak ve cesaret edip birkaç adım atacak olsak süslü isparpinlerimizin içine kabahatimizi de ne çabuk meydana çıkarakcak, bizi hemen ele verecek müzevir kum tanelerinin doluverdiği, zaten bir-iki adımdan sonra ilerleyemez olduğumuz, gözlerimiz kamaşmış, tabanlarımız kızmış, kendimizi hemen çayırların ‘sahil-i selamet’ine attığımız yasak, yalnızca sayak mı, yasak olduğu kadar da korkunç bir bölgeydi…”

Üsküp – 1

Makedonya turumun ilk ve son durağı Üsküp, kesinlikle benim zihnimde canlandırdığım ve atfettiğim önemin çok altında bir şehir. Vardar Nehri’nin ikiye böldüğü ve bir tarafında Makedonların, bir tarafında Arnavutların çoğunluk teşkil ettiği Üsküp’te tarihî bir atmosferden bahsetmek mümkün değil. Hayal kırıklığına uğramam, işte tam da bundan sebep.

makedonya_tas_kopruArnavut bölgesinde eski çarşı dışında pek bir gezilecek bir yer yok. Makedon bölgesiyse biraz daha hareketli. Makedonya Meydanı diye bilinen, şehir meydanı, şehrin kurucuları, kahramanları vb. tarihi şahsiyetlerin heykelleriyle donatılmış. Daha doğru ifadeyle, kuşatılmış. Ya da zaptedilmiş, neyse…

buyuk_iskender_heykeliii._pilip

Vardar Nehri’nin üzerinden geçen Taş Köprü’nün, bânisi Fatih Sultan Mehmed, bir yanında Büyük İskender’in diğer yanında babası II. Pilip’in heykelleri, meydanın önemli iki ana unsuru. Büyük İskender Heykeli’nin 10 m.lik bir kaide üzerinde yerleştirilmiş yaklaşık 15 m.lik bir iş eser demeye elim varmadı sevgili okur olduğunu söylersem, bu ve diğer heykellerin ne kadar da az gelişmiş, ne kadar da medeniyetten sanattan uzak, ne kadar da görgüsüzlükle yapıldığı anlaşılır sanıyorum. İşin siyasi yönünü de atlamamak lazım aslında. Zira, hem şehri tependen gören Vodno Dağı’na inşa edilen 66 m.lik Milenyum Haçı, hem bu meydandaki türlü heykeller, inşa süreci devam eden arkeoloji müzesi gibi barok tarzda yapılar, Avrupa devletlerinden ciddi maddi ve manevi -hibe ya da borç- destek görüyor. Hristiyanlık propagandası, şehrin hafızasını yok etme çabası vs. artık adını ne koyarsanız.

makedonya_arkeoloji_muzesi

Buraya ufak bir not düşeyim: İlginç fakat akşam yemeğine katıldığımız bir vakfın kadın işlerinden sorumlu bir hanım, Üsküp’ün Makedon bölgesinde hâlâ başörtülülerin rahatça gezemediğinden -ve başka türlü sorunlardan elbette- bahsetti. Bunları göz önünde bulundurunca meselenin öyle birkaç heykel işinden ibaret olmadığı daha iyi anlaşılıyor.

 

 

Nuruosmaniye – 1

thumb_IMG_4933_1024

Bugün Kubbealtı Akademisi’ndeki görüşmeden çıkıp, Babıali tarafında biraz dolaşmayı planlıyordum. Rotam, Divanyolu’ndan Türkocağı’nın bulunduğu sokaktan içeri gidip Cağaloğlu tarafına ilerlemekti. Fakat Divanyolu’na çıkar çıkmaz karşımda Nuruosmaniye Camii’ni görünce kayıtsız kalamadım, ikindiyi de bahane ederek o yöne doğru sürüklendim.

Benim Nuruosmaniye Camii’yle tanışmam 2004 senesinin Temmuz ya da Ağustos ayına denk gelir. O yıl yaz okulunda aldığım History of Ottoman Architecture dersi ve aslında dersi veren kıymetli Günhan Danışman nur olsun benim sadece Nuruosmaniye’yle tanışmamın değil, sanat tarihine merakımın müsebbibidir. Dönemin sonunda yaptığı şehir gezisinden aklımda kalan en çarpıcı sahne, hep beraber Nuruosmaniye Camii’nin içinde bir halka olacak şekilde oturup, bize yapıyı anlatmasıdır.

Herkeste aynı etkiyi bırakır mı, ve aslında o kadar da güzel mi bilemiyorum ama caminin sahip olduğu oval avlunun bende bıraktığı değişik bir etki var. Sanırım seneler sonra yüksek lisans programındaki derslerden birinde vakfiye incelemem gerektiğinde, Nuruosmaniye Külliyesi’ni bu sebeple seçtim. Külliyeye ait vakfiyeyle uzun günler ve geceler boğuştum. Öyle ki teslim tarihinin son demlerinde rüyamda Sultan III. Osman’la caminin bahçesinde at koşturduğumu görüyordum. Günhan Hoca göçtü, ödev bitti, o günler geride kaldı ama benim Nuruosmaniye sevgim devam ediyor.