mayakovsky’den içre

kıymetli faruk’un tanıştırdığı pek çok kişiden biri de mayakovsky’ydi yıllaaar, yıllaaar önce. öyle yıllar ki, faruk’un bu dünyaya veda ettiğine, daha teselli edici haliyle, aslî vatanımıza göçtüğüne 7 sene olmuş. hesap et ki, birkaç 10’lu hayatımız için hatırı sayılacak kadar a’lı yıllar önce.

belirgin olarak doğrudan onu hatırlatan pek çok şey var. gençtik, ve yeni yeni öğreniyor, tanıyorduk. bugün mayakovsky’nin aşağıdaki satırlarıyla karşılaşınca, tüm bunları, ve aslında daha fazlasını hatırladım. benim için mayakovsky’nin büyüklüğü, biraz da faruk’un büyüklüğü sayesindedir.

hayatın en hüzünlü anı
mevsimine kapıldığın kişinin
bahçesinde açabilecek bir çiçek olmadığını
anladığın andır…

bırak, gitsin…
bırak, git…

“bir ülke karanlığa girerse taşlar bile başka bir yer arar”

mayıs ayında e. sevgi özdamar’ın, aşağıya kaydını eklediğim, bir söyleşisi vardı. söyleşiden evvel özdamar, türkiye tarihinden kesitler de içeren otobiyografik bir metin okuyor. bu oldukça uzun videonun insanın aynı anda bambaşka duygularına dokunan nefis giriş konuşmasını (03:15-36:15) buraya iliştirmek istedim. aşağıya alıntılayacağım kısım biraz iç karartıcı olmakla beraber, konuşmanın kimi yerleri pek naif, pek de neşeli.

“Hepimizi gebertecekler, bu ülkeyi öldürecekler. Ece Ayhan ‘Türkiye kötülük toplumu’ derdi. Sevgili arkadaşım Tezer Özlü de ‘Bu ülke bizim değil bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi’ demişti. Jandarmalar, polisler evlere girip insanları tutuklarken sadece insanları tutuklamıyorlardı. Kelimeleri de kitapları da… Artık yazı demek, kelime demek, ölüm demekti. Ölümlerden ölüm beğen demekti. Kelimler yüzünden işkencelerden işkence beğen demekti. Gebertilmelerden gebertilme beğen demekti. Böyle zamanlarda kelimeler hasta olur. Hangi hapishanede biliyor musun? Selimiye’de. Asılmayı orada bekliyor. Bugün sekiz genç öldürülmüş. Babası tabut getirmiş ama oğlunun kafasını bulamamış. İstanbul hasta kelimelerin dolaştığı delirişler koridori olmuştur. Kendi dilimde, Türk dilinde çok umutsuzlaştım.
 …
İstanbul’da yürürken manavlardaki meyveleri görüp şaşırıyordum. Bunların, bu üzümün bu rezil hayatta işi ne? Kimin ağzına tat verebilir ki?”