otuz kasım

kasımın otuzu. takvimde saint andrews day yazıyor, ne manası varsa.
senenin son günleri, ağır günler. saatlerin sündüğü, güneşin kendini göstermediği günler. yol göstericiyi kaybedeyazdığım günler. tutunmak, tutmak ve bırakmamak böyle zor olmamalı dediğim, haydi bir silkineyim bunlar da geçer nasılsa dedikçe beni silkeleyen günler.

hayatım böyle nihayet bulacak, bekleyecek pek de parlak şey yok diye düşünüyorum çoğu zaman. bu hakikatin ta kendisi aslında. hayat hep böyle de, bazen ümidi taze tutmaya imkan verecek kadar üst üste gelmeyiveriyor işte.

aslında, gerçekte, özünde hayat da memat da hep aynı. yalnız ümidimiz farklı olacağına inandıran.

ümit, hakikatin ağırlığını kıran, büken, eğen bir enstruman.
ve oyalayan.

süreç

şimdi ne kadar büyüttüğümü görebiliyorum. ama işte bunlar hep süreç. her ne kadar o malumata sahip olsan da, süreç tamamlanmadan kalben, zihnen ikna olamıyorsun. ikna olsan, ağırlıklarını bırakıp hafifleyeceğini bilsen bile.

neyse ki ben bu süreci de bir şekilde tamamlamış oldum. kendimi mevzudan uzaklaştırdım. bundan sonra her şey daha iyi olacak şüphe yok.

20 sene önceki 7 sene

sabaha karşı son sürat ütü yaparken kolej günlerinin özlemi düştü içime: çocukluk, ilk gençlik, arkadaşlık, kardeşlik, birbirimizin çok fazla ilk’ine şahitlik etmemiz, ailemizden uzakta haftalarca birlikte kalmanın özgürlüğüne ve keyfine varmamız, hayallerimiz, dertlerimizin bile ne safiyane oluşu, gerçekten zor günler ama hep ümit etmeler.. pek güzeldiniz. yaşamayı nasip edene sonsuz hamd ü senalar.

o sırada fonda çalan;

dizim değil kalbimmiş meğer

sonra tüm günü “ya ne tuhaf”, “neden acaba” diye geçirdim. üzülmek değil de şaşkınlıkla. çıkışta yüzmeye gittim. hem kafam dağılır dedim. çok dağılmadı. çantamı aldım. ayakkabılarımı giyerken g.’yi gördüm. “a ne şans” diyip çıktık. “eve gitmeyi hiç istemiyorum” dedim. “beraber yürüyelim, yemek yiyelim” dedi. en son seninle bu kadar uzun yürümüştüm. yemek yedik. ben yol boyunca, yemek boyunca, ve namaz arası olmasa boylu boyunca seni anlattım. sonu hep “çok güzeldi, çok güzel hissettirdi” diye bitti. ben zaten seni kime anlatsam, kim bana haksızlık ettiğini söylese hemen oraya bir ‘ama’ giriyor. “ama o kötü niyetli değildi”, “ama o özel biri”, “ama onunlayken çok mutluydum”, “ama onun imtihanı da zor”.. saçma bir yerden saçma bir otobüse bindim. yol boyunca gözlerim nemlendi nemlendi kurudu. ve yine saçma bir yerde indim. sanki dağlar tepelerdi geçtiklerim. yürüdüm. yürüdüm. ıslandım. durmadım yürüdüm. dudaklarım ısırmaktan acıdı. ben ısırmaktan vazgeçmedim. en sonunda ayakkabım kaydı, düştüm, dizim ıslandı. dizim acıdı. dayanamadım. ben sokaklarda bu kadar içimi çeke çeke, bu kadar sesli ağlamadım.

ve sormak istedim; neden? kalbim bugün ‘neden’den müteşekkildi sanki. o kadar çok şey var ki nedenini söylemen gereken. keşke söyleseydin. şimdi bir ‘neden dağı’yla baş etmeye çalışmayacaktım. keşke “neyse sonra haberleşiriz” dedikten sonra, ben senden haber beklerken aslında haberleşemeyeceğimizi sana dair başka bir haberle öğrenmeseydim. senin bana aslında hiç dürüst davranmadığın tokatını atan haberle. keşke kendini olduğu kadar biraz da beni düşünseydin. üzülürdüm, ama kalbim kırılmasa olmaz mıydı? ya da kendimi bir ahmaklık gurusu gibi hissettirmeydin? neyse. tüm bunlar, bu tokatlar bir hikmet dahilinde elbette. anlamayı nasip etsin yaradan.

bu yaşımda ayağımı yerden kestiğin kısa zaman için, seninleyken çok şeyi unutturduğun için, güzel sohbetin için ve öyle güzel baktığın için, araladığın perde için, anlamayıp ‘neden hep onlaynsın, her aradığımda nasıl konuşabiliyorsun’ diye sorsan da her aradığında konuşabilmek için kırk takla atmanın heyecanını tattırdığın için ve her saniye o yeşil appi açtırıp bakma iştiyakı duyurduğun için müteşekkirim. hoyratlığın, düşüncesizliğin ve başkaca şeyler de var saymak istemediğim. çünkü ben seni güzel hatırlamak isterim. çünkü daha dün dua ettim çok mutlu olasın diye. ve ne güzel duaların böyle kısa zamanda kabul olduğunu görmek. imana kuvvet vesilesi. mutluymuşsun. en halisane haliyle; allah mutluluğunuzu ebedi kılsın.

artık umulur ki bunlar senin için akıttığım son gözyaşlarım olsun. ve artık umulur ki ben kabına sığmayan gönlümü biraz ferahlandırayım. sadece kabına mı? ne can kafesine, ne bu tene, ne bu eve, ne bu şehre, ne evrene sığan gönlüm. biraz körelir duygum. sonra biraz unuturum. ama hatırladıkça, ya da başkalarına ümit vermek için seni misal kullanınca “ya bak böyle de über adamlar var, yok sanma” derim. sonra belki eklerim; “über de olsa sen yine de acele etme güvenmek için, hayal kurmak için, ajandanın sayfalarını salyangozdan exlibris eskizleriyle doldurmak için, playlist hazırlamak için, konser bileti almak için, bu ramazan başka güzel olur demek için, doğumgünü yaza gelen sayıları bir elin parmaklarını bulan insanlara öyle bir şey hazırlayayım ki mutluluk gözlerinden okunsun diye düşünmek için, gebze’nin eski adının ‘gekbuze’ olduğunu öğrendiğin tarihî evrakı okuduğun anda amma da güldüğünü hatırlayıp yeniden gülmek için, çoban mustafa paşa külliyesi ne de güzelmiş görmeden dönmemeli demek için, istanbul’un anadolu bağlantısını sağlayan menzilleri araştırmıyor muydun al sana fırsat demek için. acele etme sen yine de”.

bir pişmanlığım; misafir olduğumuzda z.’nin habersiz çekip “ilk fotoğrafınız benden olsun” diyip gönderdiği fotoğrafı kızarsın belki diye sana gösterememek. görseydin ne güzeldik.

miras, nevruz ve başka şeyler

bu filtre kahve hastalığı zat-ı alilerinden miras. mis gibi çektirip demliyorum. bir fincan, iki fincan, bazen dört fincan. fincan dediysek 350 ml kupa. sütsüz. ben aslında sütlü içerdim. ama işte miras. yanına şimdi bir de ultra bitter çikolata açtım. clean eating hesabına 5 aydır yediğim çikolata sayısı bir elin parmaklarını geçmez herhalde. mis.

berbat miraslar da var, mesela göksel’den artık nefret etmeme sebep. tam unuttuğum anda patavatsızca karşıma çıkan, kul hakkı ne demek umursamadan düzenli olarak insanı rahatsız etmeye devam eden. aylar yıllar geçmiş hala aynı hikaye diye tutturan. bazen hiç kurtulamayacağımı düşünüyorum da afakanlar basıyor. olmaz olsun böyle miras.

başkaca güzel miraslar da var, dikeyde uzmanlaşmacalar, kırmızı-mavi okyanuslar.. tüm olduramamaklara rağmen güzel hatırlanan şeyler.

kendiliğinden bu kırılma
bak, yazıyorum beni baştan
her neresinden avunuyorsa bu kalp
bir bakışına bin meftun

 

şimdi teze kaldığım yerden başlama zamanı. en son 20 aralık’ta kütüphaneye gidip öğlen 1’e kadar çalıştığımı, ama sonra 3’ten akşam 11’e kadar heyecandan hiçbir şey yapamadığımı hatırlıyorum. ondan sonrası flu. şimdi 21 mart. 4 ay sonrası. nevruz. yeni yıl başlangıcı. baharın başlangıcı. benim de yeni başlangıcım olsun. heybem hıdrelleze kadar güzelliklerle dolsun.